Emsal Yargıtay KararlarıGüncel Makaleler

Deprem – Zamanaşımı Süresi

Taksirle oluşan ve genel tehlike yaratarak kamu esenliğini ihlal eden yapı yıkılması sonucu ölüm veya yaralanma meydana gelmesi halinde, eylemin TCK’nın 383. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerekir. Yerel mahkemece açıklanan hususlar dikkate alınmadan yapı kullanma izin belgesi alındığı tarihin suç tarihi sayılarak zamanaşımı hesabının bu tarihe göre yapılarak kamu davasının zamanaşımı süresinin dolmasından sonra açıldığı gerekçesi ile ortadan kaldırılmasına karar verilmesi yerinde değildir.

T.C YARGITAY
Ceza Genel Kurulu
Esas: 2003/ 9-261
Karar: 2003 / 274
Karar Tarihi: 18.11.2003

DEPREM – ZAMANAŞIMININ HESAPLANMASI – TAKSİRLE OLUŞAN YAPI YIKILMASI

(765 S. K. m. 102, 103, 383)

Taksirle genel tehlike yaratacak biçimde tahribat ve musibete ve birden çok kişinin ölümüne neden olmak suçundan sanıklar S. ile F. haklarındaki davanın zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırılmasına dair Kocaeli 1. Ağır Ceza Mahkemesince 28.12.2001 gün ve 297-749 sayı ile verilen kararın katılanlar vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 7.5.2002 gün ve 845-991 sayı ile;

“Sanığın üzerine atılı TCK.’nun 383/2. maddesinde belirtilen suçta, umumi tehlike yaratan tahribat ve musibet halinin oluştuğu an suç tarihidir. Tahribat ve musibet, yapının yıkılması olup, tahribat ve musibetin kendisi olmayan fakat etkenlerinden biri olan depremin meydana gelmesiyle yapının yıkılması aynı tarihe tekabül ettiğinden suç tarihi binanın yıkıldığı 17.8.1999 tarihi olup zamanaşımı süresinin bu tarihten itibaren başlaması gerekeceği gözetilmeden, davaya devamla esas hakkında bir karar verilmesi yerine yazılı düşüncelerle kamu davasının ortadan kaldırılmasına hükmedilmesi” isabetsizliğinden hükmün bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel mahkeme 20.05.2003 gün ve 141-108 sayı ile; “Bir yapının deprem nedeniyle yıkılarak ölüm ve yaralanma meydana gelmesi halinde genel kabul, yapının inşasında rol alanların sorumluluğunun TCK.’nun 383/1. maddesi bağlamında belirleneceği yolundadır.

Öte yandan anılan yasa maddesinde öngörülen suç, bir tehlike suçudur. Tehlike suçu ise neticesi harekete bitişik suç olup, binanın yapılıp tamamlanması ile suç da tekemmül eder. Aksi durumun kabulü, insanları çok uzun ve sonu belirsiz bir süre zarfında sorumluluk ve ceza tehdidi altında tutar.

Örneğin, bir kişinin yaptığı binanın 50 yıl sonra vuku bulan bir depremde yıkılması halinde, deprem tarihinde hayatta bulunması mümkün olan bu kişi, 50 yıl önce inşa ettiği yapının hem de deprem nedeniyle yıkılmasından sorumlu olacaktır.

Oysa idam cezasını gerektirecek derecede ağır bir suç için bile TCK. ‘nun 102/1. maddesi 20 yıllık bir dava zamanaşımı süresi öngörmüşken, öldürme ve yaralama kastı taşımayan, sadece taksire dayanan bir eylem için sorumluluğun başlangıç tarihinin, ne zaman gerçekleşeceği asla belli olmayan binanın yapımı ile deprem arasındaki bu süre 200-300 yıl da olabilir, deprem tarihi olarak kabulü cezada adalet, hakkaniyet ve eşitlik ilkelerine ters düşeceği görüşüne varılmıştır.” gerekçesiyle önceki hükümde direnmiştir.

Bu hükmün de katılanlar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya, Yargıtay C. Başsavcılığının “bozma” isteyen 10.10.2003 günlü tebliğnamesiyle Birinci Başkanlığa gönderilmekle Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü:

Ceza Genel Kurulu Kararı

Karamürsel C. Başsavcılığınca 20.12.1999 gün ve 747-410 sayılı iddianame ile; 17.08.1999 tarihinde meydana gelen depremde Karamürsel İlçesi Kayacık Mahallesinde bulunan A. ve A-2 apartmanlarının yıkılması neticesinde 22 kişinin öldüğü, binaları sanık S.’nin yaptırdığı, binanın yapımında sorumlu fenni mesulün (T.U.S.) sanık F. olduğu ve binanın yapımında her iki sanığın da kusurlu olduğu, bu suretle sanıkların tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu birden fazla ölümüne neden oldukları iddiasıyla TCY. ‘nın 455/2-son madde ve fıkraları uyarınca ikişer kez ceza1andırılmalan istemiyle kamu davası açılmıştır.

Karamürsel Asliye Ceza Mahkemesince sanıkların eylemlerinin TCY’nın 383/2. maddesinde tanımlanan taksirle tehlikeye ve ölüme neden olma suçunu oluşturacağından bahisle görevsizlik kararı verilmesi üzerine, Kocaeli 1. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılamada kanıtlar toplandıktan sonra; eylemin TCY’nın 383/2. maddesindeki suçu oluşturduğu kabul edilerek, bu suçun bir tehlike suçu olup tehlikenin binanın yapıldığı tarihte doğduğu ve suç tarihinin de bu tarih olduğu, getirtilen yapı kullanma izin belgesi ve tüm dosya içeriğinden binanın 1990 yılında tamamlandığının anlaşıldığı, oysa suç tarihi olan binanın bitim tarihinden iddianamenin düzenlendiği tarihe kadar 5 yıldan fazla süre geçmekle davanın zamanaşımına uğradığı kabul edilerek ortadan kaldırılmasına karar verilmiştir.

Hükmü temyizen inceleyen özel daire ise, TCY’nın 383. maddesinde belirtilen suçun tahribat ve musibet halinin oluştuğu anda işlenmiş sayılacağını, tahribat ve musibetin ise yapının yıkılması olduğunu belirterek, dava zamanaşımının, suç tarihi olan binanın yıkıldığı 17.8.1999 tarihinden başlaması gerektiği, sürenin henüz dolmadığı gerekçesiyle hükmü bozmuş, yerel mahkeme önceki hükmünde direnmiştir.

Görüleceği üzere özel daire ile yerel mahkeme arasındaki uyuşmazlık, TCY’nın 383. maddesine temas eden suç yönünden dava zamanaşımının hangi tarihten itibaren işlemeye başlayacağı, dolayısıyla somut olayda dava zamanaşımı süresinin dolup dolmadığının belirlenmesi noktasında toplanmaktadır.

Türk Ceza Yasasının İkinci Kitabının Yedinci Babında “Ammenin Selameti Aleyhinde Cürümler”, bu Babın Birinci Faslında ise, “Yangın, Su Baskını ve Gark ve Sair Büyük Tehlikelere Müteallik Cürümler” düzenlenmiştir.

Bu fasılda yer alan TCY’nın 383. maddesinde; “Bir kimse tedbirsizlik veya dikkatsizlik veya sanat ve meslekte tecrübesizlik veya nizam ve emir ve kaidelere riayetsizlik neticesi olarak bir yangına veya infilaka veya batmaya ve deniz kazasına veya umumi bir tehlikeyi mutazammın tahribata ve musibetlere sebebiyet verirse otuz aya kadar hapse ve yüz liraya kadar ağır cezai nakdiye mahkum olur.

Eğer bu fiilden bir şahsın hayatınca tehlike hasıl olursa altı aydan beş seneye kadar hapse ve elli liradan yüz liraya kadar ağır cezai nakdiye ve bundan ölüm vukua gelirse beş seneden fazla olmamak üzere ağır hapse ve yüz liradan beş yüz liraya kadar ağır cezai nakdiye mahkum olur.” denilmektedir.

Maddenin birinci fıkrasında, kusurlu bir hareket sonucu, “yangına”, “patlamaya”, “batmaya”, “deniz kazasına” veya “genel tehlike yaratan yıkım ve musibetlere” neden olma halleri suç sayılıp yasaklanmıştır. Doğacak tehlike ile kamu esenliği ihlal edileceğinden, suçla korunmak istenen hukuki yarar “kamu esenliği” dir.

Kamunun esenliği ise, toplum halinde yaşayan kişilerin, bu hayat biçimlerini korkusuzca ve özel bir korunmaya ihtiyaç duymaksızın sürdürebilmeleri anlamına gelir. Başka bir ifade ile, belli kişilere değil, belirsiz sayıdaki kişilere yönelen, onların hayatlarını, vücut tamlıklarını, hürriyetlerini veya sağlıklarını büyük tehlikeye sokarak ortak ve genel bir tehlike tehdidi oluşturan eylemler bu esenliği zedelerler. Öte yandan, büyük çapta eşyanın korunması dahi kamunun esenliği kavramına dahildir. Belirli bir veya birkaç mala yönelik olmayan, hatta kişilerin hayatı, vücut tamlığı, güvenliği ve sağlığı bakımından yakın bir tehlike oluşturmayan, buna karşılık eşyaya büyük çapta zarar veren ya da böyle bir zarar tehlikesini doğuran eylemler de kamu esenliği kavramına girer. (Erman-Özek, Kamunun Selametine Karşı İşlenen Suçlar, İst. 1995, s. 1 v.d.) Görüleceği üzere, yasamızın kabul ettiği sisteme göre eylemlerin, kamunun esenliğine karşı işlendiğinin kabulü için bu eylemlerin belirgin olmayan kişi veya mallara yönelik olması gerekir.

Suçun maddi unsuru ise, taksirli bir davranış sonucu; “yangına”, “patlamaya”, “batmaya”, “deniz kazasına” veya “genel tehlike yaratan yıkıma ve musibete” yol açmaktır. Maddede gösterilen sonuçlardan birine taksirle neden olmakla suçun maddi unsuru gerçekleşmiş olur.

TCY’nın 383. maddesinde yazılı suçta, “genel tehlikenin” meydana gelmiş olması, bu suç için zorunlu ön koşuldur. (Prof. Dr. Faruk Erem, Türk Ceza Kanunu Şerhi Özel Hükümler, Ankara 1993, Cilt 2, s: 1764) Bu nedenle, suçun oluşması için yalnız tehlikenin varlığı yeterli olmayıp zararlı sonucun da gerçekleşmiş olması gerekir. (Erman-Özek, age, s: 102.)

Ceza Yasamızın 383. maddesine karşılık gelen kaynak İtalyan Ceza Yasasının 311. maddesinde bulunan, binaların yıkılması, çökmesini ifade eden (Rovina) kavramı 383. maddeye alınmamıştır. Ancak öğreti ve uygulamada, TCY’nın cürme ilişkin 383. maddesindeki “umumi tehlikeyi mutazammın tahribat ve musibet” kavramının, bina yıkılmasını (çökmesini) kapsamına aldığı kabul edilmektedir. (Prof. Dr. Faruk Erem, age, s.1766; Doç. Dr. Ali Rıza Çınar, Türk Ceza Yasasının 383. Maddesinin, Depremin Etkisiyle Yapıların Çökmesi ve Yıkılmasıyla İlgili Olarak İncelenmesi, İzmir Barosu Dergisi, 2001 Nisan, s: 88; 2. C.D.’nin 21.3.2001, 7015/4778 1.3.2001, 3606/4777 ve 9. C.D.’nin 20.11.2001, 2501/2957 sayılı kararları) Öte yandan, Ceza Yasamızın kabahatlerle ilgili Üçüncü Kitabında yer alan 552. maddede, yapı yıkılmalarına ilişkin bir başka hüküm bulunmaktadır.

Bina yıkılmasının, TCY’nın 383. maddesinde yazılı suçu oluşturabilmesi için, bir musibet, bir felaket sayılabilecek nitelikte olması gerekmektedir. Bu da, binanın yıkılması sonucu, mal ya da kişilere yönelik tehlikeden dolayı kamu esenliğinin derin ve yaygın şekilde sarsılmış olması ile mümkündür. Kaynak yasayı yorumlayanlar da, taksirin cezalandırılabilmesi için yapının yıkılmasının bir musibet, bir felaket niteliğinde olması gerektiğini açıkça vurgulamışlardır. (Doç. Dr. Ali Rıza Çınar, agm, s: 89) Yine 383. maddedeki suçun oluşması bakımından, tahribat ve musibetle oluşan genel tehlikenin fiilen gerçekleşmesi yeterlidir. Yıkılma (çökme) halinin derecesi, yapının bütünüyle yıkılmaması, tehlikenin boyutu gibi hususlar suçun oluşumuna etki etmeyip, TCY’nın 413. maddesinin uygulanmasıyla ilgilidir. Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, Ceza Yasamızın 383. ve 552. maddelerindeki iki farklı suçun temel ayırıcı ölçütü şudur. Yapının yıkılması (çökmesi) sonucu tehlike fiilen gerçekleşmişse eylem cürüm, bina başkasına tehlike vermeksizin yıkılmışsa kabahati oluşturacaktır.

Genel tehlike halinin varlığının belirlenmesi yönünden ise hakim, objektif kriterleri ve toplumun yaşam biçim ve kuralları ile oluşan yapısını dikkate almalıdır. Sayısı tahmin edilemeyen, bir yer veya bölgede bulunması muhtemel belirsiz bir insan topluluğunu veya kişileri hedef alan tehlike, genel bir tehlikedir. Burada zarar görenlerin belirli olup olmamaları önemli olmayıp, tehlikenin kapsamında bulunan kişilerin belirli olmamaları gerekir. Yine bu kişilerin yapının içinde veya dışında olmaları da sonuca etkili değildir. Zira yapının yıkılma anının bilinemez oluşu, tehlike kapsamında bulunanların da belirsizliğine neden olmaktadır. Bu nedenle, bir yapının yıkılması olayında, kentleşme koşulları da göz önünde tutulmalı, yapının başka yapıları etki alanına alması, insanların ortak kullanımına ait cadde, sokak, kaldırım gibi ortak sahaları etkilemesi, fazla sayıda bağımsız bölümden meydana gelen yapılarda ise yararlananların çokluğu, bu tür yapılarda gerek mülkiyet gerekse diğer nedenlerle kişilerin ve yapının kullanım şeklinin zaman içinde sürekli olarak değişkenlik göstermesi gibi olgular ile yapının kullanım şekli, niteliği, konumu, tahsis edildiği amaç gibi unsurların her somut olayda irdelenmesi gereklidir.

383. maddedeki suçun manevi öğesi taksir olup, bütün koşulları ile mevcut bulunmalıdır. Ceza Yasamızın taksirli suçlarda benimsediği taksir şekilleri bu suçta da yer almıştır. Eylemde dört taksir şekli öngörülmektedir. Bunlar; tedbirsizlik, dikkatsizlik, sanatta ve meslekte tecrübesizlik, nizamlara, emirlere ve kaidelere uymama halleridir. Bu dört taksir biçiminden herhangi birinin eylemde bulunması, suçun takside işlenmiş sayılması için yeterlidir.

Her taksidi cürümde olduğu gibi, taksirle tehlikeye neden olma suçunda da taksirin bulunduğunun kabulü için dört koşul aranmalıdır. Birinci koşul, failin, büyük bir tehlikeyi meydana getiren bir hareketi bilerek ve isteyerek yapmış olması, başka deyişle eylemin iradi olmasıdır. İkinci koşul, sonucun öngörülebilir olması, üçüncü koşul, failin sonucu istememiş bulunması, nihayet dördüncü koşul ise, failin hareketi ile gerçekleşen tehlike arasında nedensellik bağının bulunmasıdır. Örneğin; depremin inzimam eden etkisiyle yapının yıkılması ya da çökmesi, failin yapıyı yaparken deprem yönetmeliğinde öngörülen kurallara uymamasından, eksik veya uygun olmayan malzeme kullanmasından kaynaklanmalıdır. Görüleceği üzere bu durumda deprem, TCY’nın 383/1. maddesinde yazılı genel bir tehlikeyi doğuran tahribata tek başına neden olmayıp, bu sonucu doğuran nedenlerin tetikleyicisi, harekete geçiricisidir. Tahribatın ve özellikle de bu yıkımın genel tehlikeyi doğuracak hale dönüşmesinin asıl nedeni, bina yapımında emir ve kaidelere uymamaktır. Ancak sonuç, depremin inzimam eden etkisi ve bununla yanşan sanık kusuru ile meydana gelmektedir. Harici bir etken olan depremin illiyet bağını kesecek derecede kaçınılmaz sayılıp ceza sorumluluğunu bertaraf edebilmesi için, insan faktörünün oluşan zararlı sonucu etkilememesi, başka bir deyişle yapının hukuki ve teknik kurallara uygun olarak yapılması, şayet yapıda sonradan değişiklik gerçekleştirilmişse, bunların statik değerlere aykırı ve esaslı müdahale niteliğinde bulunmaması gereklidir.

Öte yandan, TCY’nın 383. maddesinin ikinci fıkrasında, sonucun ağırlığına bağlı olarak iki ağırlatıcı neden öngörülmektedir. Buna göre; “Eğer bu fiilden bir şahsın hayatınca tehlike hasıl olursa…” ceza arttırılacaktır. Diğer ağırlatıcı neden ise, bu fıkranın ikinci cümlesinde yer alan “bundan ölüm vukua” gelmesi halidir. Şayet ölüm meydana gelmişse, ceza daha da arttırılacaktır. Bu fıkrada öngörülen ağırlatıcı nedenin uygulanabilmesi için, maddenin birinci fıkrasındaki suç, kamu esenliğini ihlal ettiğinden, bu bizatihi suç oluşturan, “genel tehlike yaratan yıkım ve musibetin” sonucu, yaşam hakkı ihlal edilmiş olmalıdır. Başka bir deyişle, kamu esenliğini ihlal eden olay sonucu, hayati tehlike ya da ölüm halinde bu fıkra uygulanacak, eğer kamu esenliği ihlal edilmeden ölüm veya hayati tehlike meydana gelmişse, o takdirde TCY’nın 455 ya da 459. maddelerinden biri uygulanacaktır. Görülüyor ki, TCY’nın 383. maddesinin ikinci fıkrasındaki suç tipinde, kamu esenliğini ihlal eden bir tehlike ve bir kimsenin ölümü yahut hayati tehlike geçirmesi olmak üzere iki sonuç öngörülmektedir. Öncelikle, kamu esenliğini ihlal eden bir tehlike fiilen gerçekleşmelidir. İkincisi ise, kamu esenliğini ihlal eden tehlike sonucu ölümün ya da hayati tehlikenin doğmuş olması gerekir. Örneğin, genel tehlike yaratacak biçimde binanın yıkılması veya çökmesi, hayati tehlike ya da ölüme yol açmalıdır. Ancak, bir kişinin hayati tehlike geçirmesi ya da ölmesi, TCY’nın 383. maddenin birinci fıkrasında yazılı suçun nitelikli biçimi olduğundan, TCY’nın 78. maddesi uyarınca, failin, ayrıca taksirle ölüme ya da hayati tehlike geçirecek biçimde yaralanmaya neden olma suçundan TCY’nın 455 veya 459. maddeleri ile cezalandırılması söz konusu değildir.

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı ve Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 9.4.1947 gün ve 4-11 sayılı kararında da vurgulandığı üzere, TCY’nın 383 ve 389. maddeleri, aynı yasanın 455 ve 459. maddelerine göre özel halleri düzenlemektedir. Bu nedenle, taksirle oluşan ve genel tehlike yaratarak kamunun esenliğini ihlal eden yapı yıkılması sonucu ölüm veya yaralanma meydana gelmesi halinde, eylemin somut olayda olduğu üzere TCY’nın 383. maddesi çerçevesinde değerlendirilmesi gerekmektedir.

Öte yandan, TCY’nın 103. maddesine göre, tamamlanmış suçlarda dava zamanaşımı süresi eylemin vuku gününden itibaren başlar. Suç her zaman bir anda meydana gelmez. Maddi unsurun parçalarını meydana getiren hareket ile sonuç arasında az veya çok uzun bir zaman geçmiş olabilir. Hatta hareket ve sonuç ayrı ayrı yerlerde gerçekleşmiş de olabilir. (Dönmezer-Erman, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, 14. Bası, Cilt 1, s. 223) Neticesi harekete bitişik suçlarda, ihlali belirten hareket yapılır yapılmaz suç da tamam olmuştur; bu itibarla suç hareketin yapıldığı yer ve zamanda işlenmiştir, zamanaşımı o andan itibaren işlemeye başlamıştır. Neticesi hareketten ayrı olan suçlarda ise, suçun tamam olması için ihlali belirten hareketten başka kanuni tarifte yer alan neticenin de gerçekleşmesi lazımdır; böylece suç, bu neticenin gerçekleştiği yer ve zamanda işlenmiştir, zamanaşımı da o andan itibaren işlemeye başlamıştır. (Dönmezer-Erman, age, s. 384)

TCY’nın 383. maddesinin birinci fıkrasında yazılı, neticesi hareketten ayrı ve seçimlik suçlardan olan genel bir tehlikeyi içerecek biçimde tahribat ve musibete neden olma suçunun gerçekleşme anı, sonucun yani tahribat ve musibetin gerçekleştiği andır, başka bir deyişle, yapının genel bir tehlikeyi içerecek biçimde yıkılması halinde, yapının yıkıldığı andır. Bu nedenle suç tarihi de yıkılma (göçme – çökme) anıdır. İkinci fıkrada yazılı suç ise, genel bir tehlikeyi içerecek biçimde yıkılan binanın, yasada öngörülen yaralanma ya da ölüm sonucuna yol açtığı anda işlenmiş sayılır. Dolayısıyla, suçun nitelikli biçiminin oluşumu için zorunlu öğe olan, yaralanma ya da ölüm anı, ikinci fıkradaki suçun işlenme tarihi olduğundan, bu suç yönünden TCY’nın 102. maddesinde öngörülen dava zamanaşımının da bu tarihten itibaren hesaplanması gerekir.

Bu açıklamalar ışığında somut olay ele alınıp değerlendirildiğinde;

Yapım aşamasındaki kusurlu hareketleri ile, genel tehlike yaratacak biçimde binaların çökmesine ve ölüme neden olan sanıkların eylemlerinin TCY’nın 383/2. maddesindeki suçu oluşturduğu, binalar içinde bulunan 22 kişinin öldüğü 17 Ağustos 1999 gününün suç tarihi olduğu, kamu davasının ise yasanın 102. maddesinde öngörülen beş yıllık dava zamanaşımı dolmadan 20.12.1999 tarihli iddianameyle açıldığı anlaşılmaktadır.

Bu itibarla, TCY’nın 383. maddesinin birinci fıkrasındaki suçun oluşumu için tehlikenin fiilen meydana gelmesi, başka bir deyişle tahribat ve musibetin gerçekleşmesi, ikinci fıkrasındaki suçun oluşumu için de ölümün meydana gelmesi gerektiğini göz ardı eden yerel mahkemenin, kusurlu inşa edilen yapı için kullanma izin belgesinin alındığı tarihi suçun işlendiği tarih, dolayısıyla dava zamanaşımının başlangıç tarihi olarak kabul edip, kamu davasının zamanaşımı süresinin dolmasından sonra açıldığı gerekçesiyle ortadan kaldırılmasına karar vermesi isabetsiz olup, direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.

Sonuç: Açıklanan nedenlerle, yerel mahkeme direnme hükmünün BOZULMASINA, dosyanın yerine gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına tevdiine, 18.11.2003 günü tebliğnamedeki düşünceye uygun olarak oybirliği ile karar verildi.

Daha Fazla Göster

Avukat İsmail GÜRSES

Gürses Hukuk Bürosu kurucu Avukat İsmail GÜRSES ile ekibi; hukuki süreçte başarılı bir şekilde çalışma yürütmekte, müvekkillerin davaları konusunda etkin çözüm yollarıyla hareket ederek kurumsal bir şekilde danışmanlık ve avukatlık hizmeti sunmaktadır.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
×